RİTÜELLER

RİTÜELLER

 

Meraklısına okuma ritüelleri:

 

Okumaya başlanacak kitabı birkaç gün bekletip ara ara sayfalarını koklamak.

Okumaya başlamadan önce kapak içini okşayarak sabrı için kitabı ödüllendirmek.

Yüksekliği ayarlanabilir koltukta; koltuğu yükselterek şiir, indirip koltuğa gömülerek şiir okumak.

Denize sırtınızı dönerek okumak.

Güzel cümleleri mavi, kötü cümleleri kırmızı kalemle çizerek okumak.

Metin sıkıcıysa masada bacakları sallamak, iyiyse nefesi tutmak.

Sevdiğiniz (bir) insanın – tercihan bir öykü kitabını- size okuması.

Sahaftan bir kitap alıp o kitabı daha önce elinde tutanların aynı sayfaya bakarken neler düşünmüş olabileceğini hayal ederek okumak.

Bir elinizle kitabı, bir elinizle de okuduğunuz sayfayı tutarak okumak.

Şairler için: Masada şiir, yatakta roman / Romancılar için: Masada roman, yatakta öykü / Öykücüler için: Masada öykü, yatakta şiir / Herkes için: Yolculukta deneme kitapları okumak.

 

Musa İğrek, “Yazarlar Ne Tür Okurlar?”, ZAMAN Kitap Eki (05.03.2007).

 

Benim okuma ritüellerime gelince: Öncelikle, bir kitabı satın almadan önce onu mutlaka koklarım… İyi kitap iyi kokar, kötü kitap kötü… Bir cinayet romanından sayfalarına sinmiş kanın kokusunu alabilirsiniz! Ya da bir korku romanında, korkunun iliklerinize işleyen kokusunu ciğerlerinize çekebilirsiniz. En güzel kokan kitaplar, sararmış sayfalı eski kitaplarla, birinci hamur kağıt yeni kitaplardır. Yeni doğmuş bir bebek kadar güzel kokar yeni kitaplar. Onlar gibi henüz bu dünyanın günahına bulaşmamışlar, insanlar arasında elden ele dolaşmamışlardır. İnsanlığın pis kokusu henüz üzerlerine bulaşmamıştır… Eski kitaplar da, tıpkı yaşlılar gibi bilgelik kokarlar. Bunca yılın yaşanmışlığı, okunmuşluğu ve deneyimi bulaşmıştır üzerlerine… Bu o kadar fazladır ki, insanoğlunun kokusunu bile bastırır zamanla. Artık sayfalarına yazılan kelimelerden, sayfalarında kurulan cümlelerden daha fazlasını anlatır olur kitap, ama bunun için önce o kitabı koklamak gerekir. Kelimeleri, cümleleri içimize çekmek gerekir…

Ayrıca bir kitapçıda kitaplara bakarken, baktığım kitabın içini görmek, ellemek, iki satırını okumak isterim. Bu nedenle poşetlenmiş, naylonlara sarılmış kitaplardan nefret ederim. Hani derler ya, “Tanrı ile kul arasına girilmez.” Diye, işte öyle “Okur ile kitap arasına girilmez.”. Kitabı ve okuru rahat bırakın birbirlerini bulsunlar. Okur kitabını soysun, ayaküstü sevişsin onunla; hatta hamile bıraksın onu yeni fikirlere… Bir kadının teninden pürüzsüz başka ne var derseniz, “birinci hamur kağıt” derim ben.

Kitabı okurken özel takıntılarım yoktur fazla. Sadece başkaları gibi sayfanın boşluklarına not almam ve beğendiğim cümlelerin altını çizmeyi sevmem; hatta çizenleri de öldüresim gelir. Ben genelde hoşuma giden cümle ve kelimeleri başka bir deftere not ederim. Tamam, bazen özellikle düşünsel kitaplar okuduğum zamanlar bazı cümlelerin altını çizerim, ama mecburiyetten yaparım bunu ve hiç değilse cetvel kullanırım satırların altını çizerken. Ama bunu yapan diğer insanlardan nefret ederim. Dedim ya öldüresim gelir onları.

Kitabı okurken, okumada kaldığım yeri belirlemek için kesinlikle “kitap ayracı” kullanırım. Ayraç yerine geçecek başka bir şey kağıt parçası, kalem vb. asla kullanmam; bu iş için kitap ayracı denen bir şey yapmışlar değil mi? Üstelik her kitapçıda bedavaya bulunabilecek nesneler bunlar, kitap alırken arasına da bir tane ayraç atıver! Hele hele okurken kaldığım yeri kesinlikle, ama kesinlikle sayfanın köşesini kıvırarak belirlemem; belirleyen insanlar da benim için “öldürülecek” insanlar arasındadırlar. Başkalarının da bizim kaldığımız yeri öğrenmelerine gerek yok. Sahaflardan aldığım kitaplarda çok görürüm bunu, beş sayfada bir kenarı kıvrılmış bir sayfa! Kenarlarına yazılmış sayfalar, sayfalarda altı çizilmiş satırlar… Kitabı sanki okumamış da onunla savaşmış! Birilerinin böyle insanlara “savaşma seviş” sözünü hatırlatması gerek… Ayrıca her okumadan sonra, o kitapta kullandığım ayracı o kitabın arasında bırakırım; bir daha kullanmam onu. Kitap ayracı üzerine de kitabı okumaya başladığım ve bitirdiğim tarihleri yazarım. Böylece tekrar o kitaba baktığımda, onu ne zaman okuduğumu bilirim.

Bir başka takıntım da, kitap okurken, her kitabın son birkaç sayfasında “kitabı bitirdiğimde hayatımın da son bulacağı”, yani “öleceğim” düşüncesine kapılmam. Bu yüzden özellikle son paragrafını okurken kitabın, kalbim daha hızlı atmaya başlıyor, beynim zonkluyor; kitap daha heyecanlı oluyor. Tıpkı kitapla bir düello içine girmiş gibi oluyorum, “sen mi beni bitireceksin, yoksa ben mi seni!” diye kafa tutuyorum ona. Ama her seferinde ben daha önce davranıyorum ondan ve o silahını ateşlemeden kapatıveriyorum kitabın kapağını… Ama bazen, ağır kitaplar karşısında ezildiğimi ve yenileceğimi hissediyorum. Öyle zamanlarda kitabın son kelimesini asla okumuyorum; düellodan kaçma onursuzluğunu göstermiş oluyorum maalesef…

Ancak her kitabın sonunda asla kaçmadığım/kaçamadığım bir ritüel var ki, kitap okumamı daha zevkli, daha eğlenceli hale getiriyor. Aslında bu ritüelin sonuçlarını mutlaka gazetelerde okumuş ya da televizyondan duymuşsunuzdur. Her kitabın sonunda gerçekleştirilecek tek ve kaçınılmaz ritüelim kalıyor geriye: Okuduğum her kitabın sonunda, karşı konulmaz bir şekilde o kitabın yazarını öldürme arzusu doğuyor içimde. Elbette bu durumum bazı dezavantajları oluyor… Öncelikle yerli yazarlar dışında yabancı yazarları okuyamıyorum. Çünkü kitaplarını okuduktan sonra onlara ulaşamayacağımı biliyorum, ama yerli yazarlar öyle değil: Her ne şekilde olursa olsun, onları bulup eylemimi gerçekleştirebilirim. Sadece bir kere yabancı bir yazar okuyabildim… O da bir kitap fuarındaki imza günü için ülkemize gelmişti. Önce kitabını aldım, okudum. Sonra imza gününde gidip kitabını imzalattım ona… O günün akşamında da kendi kanlı törenimi gerçekleştirdim. O kitap ayrı bir zevk vermişti bana.

Ama bazen de yabancı bir yazarın çok okumak istediğim bir kitabı oluyor mesela… Böyle durumlarda da, ulaşılması daha kolay olduğundan o kitabın çevirmenini öldürmeyi yeğliyorum. Aslında yerli ya da yabancı, çoktan ölmüş olan yazarların kitaplarını daha rahat okuyorum. Onların zaten ölü olduklarını bildiğimden, kitabın sonunda bana yapacak bir şey kalmıyor.

Bunu niçin yapıyorum? Buna mecburum! Delirmemek için onları öldürmeliyim; öldürdüğüm her yazar benim bu hayattaki bir harfim, bir cümlem… Kimi okuduğu kitabın satır altlarını çizer, kimi boşluklara not alır. Herkesin mutlaka bir okuma ritüeli vardır, işte bu da benim okuma ritüelim… Yapmalıyım… Aslında bir süre önce, hep çoktan ölmüş ya da benim öldürdüğüm yazarların kitaplarını okumayı deneyerek diğer yazarlara bir şans vermeyi denedim. Ama olmadı… Aynı yazarın 3.-4. kitabından sonra hep kendisini tekrar ettiğini gördüm. En nefret ettiğim eylemdir “kendini tekrar”, ve bu yüzden vazgeçtim bu okumalardan. Bana yeni yazarlar, yeni romanlar, yeni teknikler ve yeni kanlar gerekiyordu…

Gazeteler benden sürekli “Yazar Katili” olarak behsediyor. “Yedi yıldır yakalanamayan seri katil” diyorlar… Neden öldürüyorum bilmiyorum! Belki bir yazar olmadığım, olamadığım için… Belki onlar benden daha iyi yazdıkları için. Belki onların yazma becerilerini özümsemek için. Belki kitaplarının daha fazla satması için… Bilemiyorum!

Ama bugünlerde yeni bir şey deniyorum. En sevdiğim altı kitap: Karamazov Kardeşler, İlahi Komedya, Decameron, Don Quijote, Moby Dick ve Ulysses; hepsinin de yazarları ölmüş çoktan. Hepsini sıraya koydum ve o sırayla tekrar tekrar okuyorum onları. Şu an 25. turdayım. Ve iki yıldır kimseyi öldürmedim. Ama başka bir şeyi fark ettim. Bir edebiyat sırrını… Bu altı kitap dışındaki bütün kitaplar sahte ve yazarları da birer sahtekar.Bu altı kitaptan aşırma bütün kitaplar ve yazın fikirleri. Bir skandal aslında bu. Sanırım gene öldürmeye başlayacağım. Bu sefer neden öldüreceğimi biliyorum ama: Sahtekarları yok etmek için…

 

Umarım siz onlardan değilsinizdir ve umarım yazacak cesaretiniz vardır…


Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !